Carnegie: Türk Dış Politikasında İkili Zorunluluk: Popülizm ve Otokratik Dönüşüm
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı tarafından yayımlanan kapsamlı bir analiz, Türkiye'de sağ popülistlerin dış politikasını şekillendiren iki temel dinamiği ortaya koyuyor. Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Murat Somer'in kaleme aldığı çalışma, AKP ve Erdoğan yönetiminin ulusal çıkarlar ile otokratik konsolidasyon arasında sıkışan "ikili zorunluluğunu" mercek altına alıyor.
Orta Güç Olarak Türkiye'nin Değişen Çıkarları
Analize göre, 1990'lardan bu yana Türk siyasetinde partiler üstü bir mutabakat oluştu. Büyüyen, ihracata dayalı ve enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi, jeostratejik konum ve tarihsel-kültürel bağlar, Türkiye'nin daha aktif bir dış politika izlemesini zorunlu kıldı. Bu çerçevede Türkiye, Batı ile kurumsal bağlarını korurken stratejik özerklik kazanmaya, Afrika'dan Asya'ya uzanan geniş bir coğrafyada nüfuz alanını genişletmeye çalıştı.
Bu konsensüs, Türkiye'nin NATO ve BM barış misyonlarına katkı sağlamasını, savunma sanayisini geliştirmesini ve kültürel diplomasi araçlarını etkin kullanmasını da kapsıyor. Ancak Somer, bu ortak zeminin Erdoğan ve AKP tarafından ikinci bir saikle – otokratik yönetimi sağlamlaştırma amacıyla – dönüştürüldüğünü belirtiyor.
AKP'nin İslamcı-Popülist Dönüşümü
Erdoğan ve AKP'nin iktidara geldikleri 2002 yılından bu yana geçen sürede, önce "Muhafazakâr Demokrasi" söylemiyle liberal değerleri sahiplenen yönetimin, zamanla otoriterleşerek İslamcı-milliyetçi bir çizgiye evrildiği vurgulanıyor. 2016'dan itibaren Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile fiili koalisyon, bu dönüşümü hızlandırdı.
Metin, özellikle 2010'daki referandum ve 2011 seçim zaferlerinin ardından AKP'nin otoriterleşme eğiliminin arttığını, 2013 Gezi protestoları ve 2014'teki yolsuzluk iddialarının bu süreci hızlandırdığını belirtiyor. Dış politikada da bu dönemde "komşularla sıfır sorun" politikası yerini daha tek taraflı, milliyetçi ve Avrasyacı eğilimlere bıraktı.
Analiz, Erdoğan'ın 2016 darbe girişiminden sonra dış politikada daha sert ve eleştirel bir üslup benimsediğini, Rusya ile yakınlaşma ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi alternatif platformlarla diyalog geliştirme çabalarının bu dönemde arttığını kaydediyor. S-400 alımı ve F-35 programından çıkarılma bu yeni yönelimin somut örnekleri olarak gösteriliyor.
CHP Alternatifi Nasıl Farklılaşacak?
Somer, ana muhalefet partisi CHP'nin iktidara gelmesi durumunda da Türkiye'nin orta güç hedeflerini sürdüreceğini, ancak bu hedefleri demokratik değerler, hukuk ve kurumsal diplomasi çerçevesinde gerçekleştireceğini öngörüyor. CHP'nin dış politikasının daha öngörülebilir, Batı ile uyumlu ve kurallara dayalı olacağı belirtiliyor.
Karşılaştırmalı analizde, AKP'nin dış politikasının otokratik rejim ayakta kalma mantığına, CHP'nin ise "değer temelli gerçekçilik" yaklaşımına dayanacağı ifade ediliyor.
Popülist Dış Politika: Merkezileşme ve İşlemsellik
AKP yönetiminde dış politika karar alma mekanizmaları giderek Cumhurbaşkanlığı'nda merkezileşti ve kişiselleşti. Bu durum, esneklik ve hızlı karar alma avantajı sağlarken, aynı zamanda yolsuzluk, liyakatsizlik ve devlet çıkarları ile özel kazanç arasındaki sınırların bulanıklaşması riskini de beraberinde getirdi.
Metin, 2023'te Milli İstihbarat Teşkilatı eski Başkanı Hakan Fidan'ın Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte bakanlığın operasyonel tarzının istihbarat odaklı ve geleneksel diplomasiden uzaklaştığını vurguluyor.
Erdoğan'ın 2016'da AB ile yaptığı göçmen anlaşması, işlemsel dış politikanın çarpıcı bir örneği olarak gösteriliyor. AB'den yaklaşık 6 milyar avro alınmasına karşılık, Türkiye'nin üyelik sürecinde ilerleme sağlanamadı ve bu anlaşma, Erdoğan'ın Avrupa ile pazarlıkta bir koz olarak kullanmasına olanak tanıdı.
Ulusötesi Bağlantılar ve İslamcı Ağlar
AKP ve Erdoğan'ın dış politikasının bir diğer belirleyici unsuru, Müslüman Kardeşler gibi İslamcı hareketlerle kurulan yakın işbirliği. AKP'nin tarihsel olarak Milli Görüş geleneğinden gelen ideolojik ve örgütsel bağları, Erdoğan döneminde daha da güçlendirildi. Türkiye, Müslüman Kardeşler bağlantılı gruplara maddi kaynak, siyasi ve askeri eğitim ve sığınma sağladı.
Daha önce AKP ile yakın ilişki içinde olan ancak 2012-2016 arasında çatışmaya dönüşen Gülen hareketi de benzer bir ulusötesi ağ örneği olarak gösteriliyor. Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın (şimdi Cumhurbaşkanlığı'na bağlı) kurumsal yapısının, Erdoğan döneminde dini diplomasi aracı olarak kullanıldığı ve demokratik gerilemenin bir enstrümanı haline geldiği belirtiliyor.
Sonuç: İki Yol Ayrımı
Somer'in analizi, Türk dış politikasının geleceğinin iki alternatif arasındaki mücadeleye bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Bir yanda kişisel iktidarı, seçici meydan okumayı ve otokratik yönetimi önceleyen AKP-Erdoğan vizyonu; diğer yanda kurumsal karar alma, demokrasi ve kurallara dayalı uluslararası düzene bağlılığı savunan CHP vizyonu.
Metin, AKP döneminde Türkiye'nin uluslararası kurumlara angaje olmasına rağmen, bunları yalnızca zorunluluk veya maddi çıkar için desteklediğini ve Batı liderliğindeki liberal düzene "yarı-sadık" kaldığını ifade ediyor. Uzun vadede, iç otokratikleşme ve devletin kurumsuzlaşmasının rasyonel dış politika yapımını baltalayacağı, Türkiye'nin Batı ve demokratik güvenliğe güvenilir katkı sağlama yeteneğini sınırlayacağı öngörülüyor. Yazara göre, bu ikili zorunluluğun sürdürülebilir olmadığı ve Türkiye'nin önünde demokratik ya da otokratik bir yön seçimi olduğu vurgulanıyor.
