Ortadoğu'daki Rus politikasına dair tarihi bir ders

115

HABERRUS - Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı Doğu Bilimleri Enstitüsü yöneticisi ve aynı zamanda Moskova Devlet Üniversitesi Dünya Siyaseti Fakültesi ile Moskova merkezli Stratejik ve Siyasi Çalışmalar Merkezi başkanı Dr. Vitaliy Naumkin,’ Ortadoğu'daki Rus politikasına dair tarihi bir ders’ başlıklı yazısında Ortadoğu’daki yaşanan gelişmeleri ve Sovyet Rusya'sından beri Ortadoğu'daki Rus politikasının tarihte hangi aşamalardan geçtiğini ele alıyor.

Rusya 1990'ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, yeni devletin inşasında zorlu bir sürece girdi. Geçmişte etkin olduğu Ortadoğu, kısa bir süreliğine, Rusya’nın dış siyasetindeki öncelikleri arasındaki konumunu yitirdi. Bu dönemde Ortadoğu ülkeleri Batı cephesiyle ilişkilerini geliştirdi, aynı zamanda Orta Asya’da yeni müttefikler bulma yönünde çaba sarf etti.

Rusya'nın ikinci binyılın ilk on yılında toparlanması ve hızlı yükselişi, dış siyasetini de yeniden ciddi bir şekilde kurgulamasına olanak sağladı. Bu bağlamda, dost olmayan ülkelerin ekonomik ve siyasi baskılarının da etkisiyle dış siyasetteki önceliklerini, Ortadoğu’yu da içine alacak şekilde yeniden belirlemesi kaçınılmazdı.

Bağımsız Devletler Topluluğu’na güney sınırları boyunca dost uluslar kuşağını oluşturmak, yüksek seviyeli diplomatik eylemler gerektiriyordu. Buna ek olarak Rusya’ya düşmanlık besleyen uluslararası aktörlerin bu bölgedeki hedeflerine karşı gelmek için de ciddi bir stratejik çaba sergilenmeliydi. Ortadoğu’daki yeni strateji, eski dostlarla ilişkileri sağlamlaştırmak, yeni dostlar edinmek ve herkesle iyi ilişkiler geliştirmek üzerine kurulmuştu. Birbiri ile çatışan yerel unsurlarla ilişkiler geliştirmek ve çatışmalarda arabulucu rolü üstlenmek de bu stratejiye dâhildi. Eski ideolojik tutum terk edilmiş, bölge ülkelerinin egemenlik ve bağımsızlıklarına saygılı olan ve içişlerine karışmamayı ilke edinen bir anlayış geliştirilmişti. Dolayısıyla Rusya rejim değişikliği girişimlerinden yana olmamayı, bu yöndeki tehditlerle mücadelede mevcut rejimlere destek sunmayı tercih etti. Tüm bu unsurlar Rusya’nın bölgedeki rolünün güçlendirilmesi sürecinde açık işaretler haline geldi.

Rusya diğer küresel oyuncularla doğrudan çatışmaya girmediği gibi onların bölgeden tamamen soyutlanmasını da hedeflemedi. Böylelikle gereksiz risklerden kaçınmış ve bölgedeki devletlerin tercihlerine saygı duymuş oluyordu. Ancak aynı zamanda kritik zamanlarda ‘caydırma stratejisini’ de başarıyla uygulayabildi.

Rusya, kendini yeniden gerçekleştirme ve küresel düzeydeki rolünü gözden geçirme sürecinde, Ortadoğu'nun da önemli bir konuma sahip olduğu Asya'ya yönelimi tercih etti. Bu süreçte bölge ülkeleriyle kurduğu tarihsel ilişkilere odaklandı. Nitekim bugün, siyaseti güçlü bir şekilde etkileyen faktörlerden biri olarak tarihi rolü artmaktadır. Tarihin siyasetle karıştırılmasının tavsiye edilmediği söylense de, bu aslında her zaman olur. Tarihi referans, Rusya'nın Ortadoğu aktörleriyle ilişkilerindeki en önemli faktörlerdendir. Örneğin, Rusya ve İsrail'in İkinci Dünya Savaşı’ndaki benzer konumları, iki ülke arasındaki ilişkilerin ısınmasına olanak sağlamıştır. Bugün, Rus politikacılar ve analistler, tarihi bu gözle dikkatle incelemektedir. Dış siyaseti belirleyen aktörler, Sovyetler Birliği’nin dış ilişkilerini yok saymayarak, yeniden değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Bu dönemin artılarını ve eksilerini belirlemekte, böylelikle dost olmayan ülkelerin suiistimaline olanak bırakmamaktadırlar. Amerikalıların dediği gibi: ‘geçmişin hatıraları önem arz eder.’

Bu bağlamda, 1950'leri- Nikita Kruşçev'in Sovyetler Birliği'nde iktidarda olduğu 1960'’ın başındaki olayları hatırlayabiliriz. Kruşçev’in politikalarının sonuçları oldukça karışıktır, ancak Sovyet sınırları boyunca Bağlantısız Devletler’den bir kemer oluşturma stratejisini başarıyla gerçekleştirebilmiştir. Rusların hitap ettiği şekliyle Nikita, Sovyetler Birliği'nin hasımlarına, Moskova'nın gerekirse nükleer silah kullanabileceğini hatırlatmıştı. Sovyet karşıtı blok, Merkezi Antlaşma Teşkilatı CENTO’da yer alan İran ve Türkiye, 1958 yazında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki müttefiklerinin katılımıyla gerçekleşen geniş çaplı tatbikatın mesajını almıştı. Sovyetler Birliği’nin hedef alınması durumunda, olası bir savaş başladığında Türkiye ve İran’ın başkentlerinin, havalimanları ve askeri üslerinin ivedilikle vurulması planlanıyordu. Böylelikle bu iki civar ülke savaşın denkleminden çıkarılacaktı. Bu tatbikatın bir amacı da, İran ve Türkiye rejimlerinin, Sovyet yanlısı Irak ve Suriye’yi tehdit etmesine engel teşkil etmekti.

Bu tehditler işe yaradı ve İran Şahı’nın Moskova’ya yönelik politikaları değişmeye başladı. Şah 1962’de, ABD'nin füze üslerinin İran topraklarına konuşlanmayacağı güvencesini verdi. Bir süre sonra Türk yönetimiyle de benzer bir zımni anlaşmaya varıldı. Bu şekilde Ortadoğu'daki NATO kanadı önemli ölçüde zayıflatılabilmişti.

Anti-Sovyet bloğu CENTO, 14 Temmuz 1958'de Irak’ta yaşanan monarşi karşıtı devrimle birlikte Irak’ı kaybederek ağır bir darbe aldı. Bugün, o zamanlar Sovyet ve Batı bloklarının nükleer savaşın eşiğine ne kadar yakın olduğunu tam olarak anlamamız mümkün değildir. O dönemlerde Anglo-Amerikan gizli istişarelerinde Irak’a ortak bir askeri müdahale imkânına yönelik tartışmalar yapılıyordu. Churchill uyarılarda bulunuyor, ‘’müdahale etmezsek yakında tüm Ortadoğu Sovyetlerin eline geçecektir, bu durum Güneydoğu Asya’da olduğu gibi devrimci bir domino etkisi yaratacaktır’ diyordu. Buna karşılık Başkan Eisenhower ihtiyatlıydı ve genel olarak askeri doktrinlere sahip olsa da askeri güç kullanımı taraftarı değildi. ABD Başkan Yardımcısı Nixon ise, ABD’nin derhal Irak’ı işgal etmesini savunuyordu. Dışişleri Bakanı Dulles de işgale karşı temkinliydi, Londra’nın Süveyş serüveninin felaketle sonuçlandığını hatırlattı. Dulles aleni bir şekilde Avrupa’nın emperyalist politikalarından kaçınılması gerektiğini savunuyordu.

Bu sırada Moskova'daki yüksek komutada Komünist Parti Merkez Komitesinin siyasi bürosunda, kapalı kapılar ardında hararetli tartışmalar yaşanıyordu. Gündem, Batı'nın Irak'a müdahalesinin nasıl önleneceğiydi. Moskova böylesi bir müdahale durumunda güç kullanımıyla mı tehdit etmeliydi? Konsey başkanı Mareşal Voroşilov bu teklife karşı çıktı, ya bu tehdit caydırıcı olmaz ve ABD’liler Irak’a müdahale ederse, ne yapılacaktı. Zorunlu olarak Batı cephesiyle savaşa girilmesi gerekirdi, Irak için ABD ile doğrudan bir savaş? Buna değer miydi? Bakanlar Kurulu Birinci Başkan Yardımcısı Mikoyan teklifi destekledi, Amerikalıların müdahale konusunda henüz kesin bir karar vermedikleri yönünde bilgilerin olduğunu söyledi. Kruşçev Mikoyan’ı destekleyerek: “Batı sadece kuvvet dilinden anlar, bizim açımızdan gerçek ve kararlı bir tehdide ihtiyaç var” dedi. Böylelikle denge Kruşçev lehine oldu,

22 Temmuz’da Kruşçev, Cenevre'de altı ülkenin liderlerine Rusya’nın tutumunu aktardı. Akabinde Mısır üzerinden Irak'a askeri yardım sağlandı. Batı müdahale etmedi ve nükleer savaş tehdidinden kaçınıldı. Buna karşılık Moskova yönetimi, ABD ve İngiltere’nin Lübnan ve Ürdün’e asker göndermesine ses çıkarmadı. Anlaşılan o ki rakipler değişken ortamlara nasıl uyum sağlayacaklarını ve müzakere yoluyla gereksiz çatışmalardan nasıl kaçınılacağını zaman içinde öğrenmişti.

1960'ların ikinci yarısında Moskova, güney komşuları Türkiye, İran ve Afganistan'ın Bağlantısızlar Hareketi’ne girmesini sağlamak için ciddi çabalar harcadı. ABD’de Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da, Mısır, Suriye ve Cezayir'i içeren bir dizi hayati çıkarları olduğunu açıkça kabul etti.

Tabii ki, geçmişi ve bugünü doğrudan karşılaştırmak mümkün değildir. Bugün Ortadoğu'daki durum farklıdır, oyunun kuralları değişmiştir, tabi eğer kural varsa. Bununla birlikte tarihi incelemenin herkese faydası vardır. (Şarkul Avsat)

Vitaliy Naumkin

Dr. Vitaliy Naumkin, Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı Doğu Bilimleri Enstitüsü’nün yöneticisidir. Aynı zamanda Moskova Devlet Üniversitesi Dünya Siyaseti Fakültesi ile Moskova merkezli Stratejik ve Siyasi Çalışmalar Merkezi’nin başkanlıklarını yürütmektedir. (aawsat.com)